yaşam öylesine güç bir çaba ki çocuk. her gün yeni başlayan bir savaş;
mutluluk anları ise kısacık ayraçlar, sonradan bedelleri acıyla fazlasıyla ödenen.
19 Mart 2014 Çarşamba
16 Mart 2014 Pazar
ECEM SU
DUN SAAT 11 DE BURDAYDIM..
VE AKŞAM BU YOLDAN DÖNÜŞÜ KULLANAMADIK
SEBEB BUYMUŞ..
VE ÇOCUKLARI BİR TÜRLÜ ÖLDÜRMEYİ BECERİYORUZ
ECEM SU^yu SUDA BOĞDUK..IŞIKLAR İÇİNDE UYU
VE AKŞAM BU YOLDAN DÖNÜŞÜ KULLANAMADIK
SEBEB BUYMUŞ..
VE ÇOCUKLARI BİR TÜRLÜ ÖLDÜRMEYİ BECERİYORUZ
ECEM SU^yu SUDA BOĞDUK..IŞIKLAR İÇİNDE UYU
şunu iyi biliniz ki seven bir kadın,
zevki çeşitlendirmekten çok kendi başına kuşkular yaratmada ustadır.
https://www.youtube.com/watch?v=kvtbkK1aYCE
zevki çeşitlendirmekten çok kendi başına kuşkular yaratmada ustadır.
https://www.youtube.com/watch?v=kvtbkK1aYCE
gelip koluma girdi ve yeni tanıştığı beni.bana anlatmaya başladı. çoğunlukla duymazlıktan geliyordum ama nefes aldığı sıralarda
..."ya?" "öylemi?" "hımmm" demeyi ihmal etmiyordum.
yüzümde de çok komik ve sahte bir gülüş vardı.
yüzüne bakmamaya çalışıyordum çünkü yeşil gözlerini ne zaman görsem tüm iyi niyetlerimi yitiriyordu...m.
..."ben aşık oldum galiba" dedi sevinçle.
bu kızın gücüne de hayrandım.
dört kelimesiyle dünyamı başıma yıkabiliyordu.
https://www.youtube.com/watch?v=LAbgFL0LAaU
..."ya?" "öylemi?" "hımmm" demeyi ihmal etmiyordum.
yüzümde de çok komik ve sahte bir gülüş vardı.
yüzüne bakmamaya çalışıyordum çünkü yeşil gözlerini ne zaman görsem tüm iyi niyetlerimi yitiriyordu...m.
..."ben aşık oldum galiba" dedi sevinçle.
bu kızın gücüne de hayrandım.
dört kelimesiyle dünyamı başıma yıkabiliyordu.
https://www.youtube.com/watch?v=LAbgFL0LAaU
Paris te eşiyle buluştuklarında mutluydu.
onunla beraberken kimseleri istemezdi O. "kocam burada... şimdi yatağımda..." diye kahkahalarla telefonu paris li dostlarının yüzüne kapardı.
istanbul a geldiğinde değişirdi. yollara düşer mahalle mahalle kenti dolaşırdı. geç vakit dönerdi eve.
"ben oturup onu beklerdim. ona kızardım. aramızda her şey bitti, diye düşünürdüm. bitmezdi. kucak dolusu çiçekler, şarap şişesi kollarında gelip kucağıma koştuğunda...
ne değişken kadındı! bir gün mutlu,
bir gün köşesinde büzülüp yaklaştığımda, 'dokunma bana!' diye ağlamaya başlayarak... uzun zaman kalmazdı istanbul da.
'hayır bu insanlara dayanamıyorum, sana dayanamıyorum.' diye bağırarak..."
"bana aşık olduğunu söylüyordun daha dün!"
oysa sihirli sözcük..
"seni seviyorum, uzaktayken..." olmuştu
...böyle saçma bir kadın dı..!!
http://www.youtube.com/ watch?v=X5h02ZmeB5c&feature=rel ated
onunla beraberken kimseleri istemezdi O. "kocam burada... şimdi yatağımda..." diye kahkahalarla telefonu paris li dostlarının yüzüne kapardı.
istanbul a geldiğinde değişirdi. yollara düşer mahalle mahalle kenti dolaşırdı. geç vakit dönerdi eve.
"ben oturup onu beklerdim. ona kızardım. aramızda her şey bitti, diye düşünürdüm. bitmezdi. kucak dolusu çiçekler, şarap şişesi kollarında gelip kucağıma koştuğunda...
ne değişken kadındı! bir gün mutlu,
bir gün köşesinde büzülüp yaklaştığımda, 'dokunma bana!' diye ağlamaya başlayarak... uzun zaman kalmazdı istanbul da.
'hayır bu insanlara dayanamıyorum, sana dayanamıyorum.' diye bağırarak..."
"bana aşık olduğunu söylüyordun daha dün!"
oysa sihirli sözcük..
"seni seviyorum, uzaktayken..." olmuştu
...böyle saçma bir kadın dı..!!
http://www.youtube.com/
sen ne bahtiyarsın ey kurt yeniği ahşap pencere
sereserpe konmuş tek kanadında serseri serçelerle
senin de bahtın yaver gitmiş
tek odalı evin biricik bekçi köpeği
uzanıp serilmişsin pesmetli battaniyesine karyolanın
çocukların hem üstünde
hem içinde
bu tavuk da nereden çıktı böyle
ansızın kıdak kıdak
kümesi mi yok
ufacık bir yumurtanın muştusuyla
koskoca dünyayı mutluluktan hoplatacak
evin kedisi de var resimde
gözlerinin biri kapalı diğeri yarı açık nöbetlerde
çocukların uykuları karyoladan dışarı taşar diye
zaten bir şeyler sürekli kabarıp taşıyor bu resimden
eni boyu
yatay dikey
geçmişin geleceği
ter kokusu bilmem var mı ama hava saydam
sımsıkı sıcak her şey ortalıkta çırçıplak
zaten olunca eski model tablalı karyola böyle olur
kırılmış ayağına iki adet tuğla destek olur
ötesi falan filan
evvel zaman be Osman aga
dedikleri kadar dar değil bu demir karyola
içinde yan yana
üst üste
Nuh\'un gemisinceiç içe
6 çocuk
1 ana
1 baba
olsa olsa
bu kadar olur,yağmur olur,çatıda delik olur
evde
içerde
odada
yatakta
baş uçta
ne zamandan beri
kalûbelâdan beri şemsiye olur
dünya korunmaya soyunur
olursa bu kadar olur daha ne ola Abiddin Dino
neler ilave edelim kartpostalına Dianne Dengel\'in
yol buradan aşmaz mı
tek kişilik karyola
altı kişiye az mı
uykulara iğne batmaz mı
sefaletmiş sırıtan kırık camdan
mış miş havadan sudanordan burdan
alttan yandan
aşağıdan yukarıdan
otur oturduğun yerde
sen dur karışma çakır oğlan
dışarıda rüzgar,bulut, yağmur...
içeride nur...
Galip Sertel
sereserpe konmuş tek kanadında serseri serçelerle
senin de bahtın yaver gitmiş
tek odalı evin biricik bekçi köpeği
uzanıp serilmişsin pesmetli battaniyesine karyolanın
çocukların hem üstünde
hem içinde
bu tavuk da nereden çıktı böyle
ansızın kıdak kıdak
kümesi mi yok
ufacık bir yumurtanın muştusuyla
koskoca dünyayı mutluluktan hoplatacak
evin kedisi de var resimde
gözlerinin biri kapalı diğeri yarı açık nöbetlerde
çocukların uykuları karyoladan dışarı taşar diye
zaten bir şeyler sürekli kabarıp taşıyor bu resimden
eni boyu
yatay dikey
geçmişin geleceği
ter kokusu bilmem var mı ama hava saydam
sımsıkı sıcak her şey ortalıkta çırçıplak
zaten olunca eski model tablalı karyola böyle olur
kırılmış ayağına iki adet tuğla destek olur
ötesi falan filan
evvel zaman be Osman aga
dedikleri kadar dar değil bu demir karyola
içinde yan yana
üst üste
Nuh\'un gemisinceiç içe
6 çocuk
1 ana
1 baba
olsa olsa
bu kadar olur,yağmur olur,çatıda delik olur
evde
içerde
odada
yatakta
baş uçta
ne zamandan beri
kalûbelâdan beri şemsiye olur
dünya korunmaya soyunur
olursa bu kadar olur daha ne ola Abiddin Dino
neler ilave edelim kartpostalına Dianne Dengel\'in
yol buradan aşmaz mı
tek kişilik karyola
altı kişiye az mı
uykulara iğne batmaz mı
sefaletmiş sırıtan kırık camdan
mış miş havadan sudanordan burdan
alttan yandan
aşağıdan yukarıdan
otur oturduğun yerde
sen dur karışma çakır oğlan
dışarıda rüzgar,bulut, yağmur...
içeride nur...
Galip Sertel
MANKURTLAŞTIRILMA SÜRECİNDE ATEŞSUYU ETKİSİ
Anadolu, ilk uygarlıkların ortaya çıktığı bir yer ve biz Anadolu’da yaşıyoruz. Bu topraklar çeşitli uygarlıkların kurulup geliştiği bir alan üzerindedir. Bu topraklarda kurulan devletlerin hemen hepsi dünyanın önemli olaylarında belirleyici olmuştur. Hitit, Lidya, Roma, Selçuklu, Osmanlı Devleti bunlar arasındadır. Bu topraklarda yaşayıp da yeterince etkin ve öncü rol oynayamayan devlet sadece biziz. Kuşkusuz, uygarlıkları yaratan topraklar değil, kültürümüzdür.
Bu, bilinen bir gerçekliktir. Dolayısıyla Türkiye’nin kendisinden önce gelenler gibi, bir süper devlet olmaması için her türlü çirkin girişim, entrika, terör, kriz... Yaşatılıp duruyoruz. Bunlar, bize özellikle Batılı “dostlarımız” ve yerli işbirlikçileri tarafından yaşatılmaktadır. Cumhuriyet, sağlam temellerine rağmen ciddi tehditler altındadır.
Bir ülkenin geleceğinde eğitim önemli bir belirleyicidir. Eğitim geleceğin toplumunu hazırlar. Eğitimine sahip çıkmayan, yeterli kaynağı ayırmayan, üstelik eğitimden tasarruf yapan toplumların geleceğe güvenle bakmaya hakları yoktur. Sorun sadece kaynak ayırma sorunu da değildir. Toplum, “nasıl bir insan tipi yetiştirileceğini” belirlemeli ve eğitim sisteminin o insan tipinin yetişip yetişmediğini izlemelidir.
Millî eğitimin amaçları ve ders kitaplarına bakıldığında ulusal konular ve Atatürkçülüğün dikkate alındığını sanırsınız. Kitaplarda Atatürk’le ilgili epeyce yazı ve şiir vardır. Oysa giderek bir mankurtlar toplumu oluyoruz. Mankurtlaştırılamayanları yetiştirmek eğitimin görevi ise bu kadar mankurt nereden ve nasıl çıktı? Acaba kendimizi mi kandırıyoruz?
Türkiye yine çok cepheli bir ateş altında. Sürekli tehdit ve taciz altında tutuluyoruz. Ulusal reflekslerimiz yavaşlatılmak ve ulusal direncimiz kırılmak isteniyor. Bu bölümde sürecin nasıl işlediği açıklanmaya çalışılacaktır. Bir şey yapmak için tehditlerin neler olduğunu bilmeliyiz. Bilirsek, önlemimizi alırız. Önce görmek ve tanımak gerekir. Görünen o ki, mankurtlaştırılıyoruz!
Mankurtlaşmak Ne Demektir?
Dilimizde “mankafa” sözcüğü argo da olsa yaygın biçimde kullanılmakla beraber, “mankurt” sözcüğünün aynı yaygınlıkta olmadığını biliriz. Mankurt sözcüğünü Cengiz Aytmatov gündemimize yeniden soktu. Mankurtlaşmak, ulusal kimlikten uzaklaşma, topluma ve kültüre yabancılaşma, zihnin yeniden inşası yoluyla bilinçsizleşme, egemen güçlere ve süper devletlere yaranmayı içeren sosyo-kültürel bir kavramdır.
Zihni yeniden kurgulanarak mankurtlaştırılan kişi, düşmanını “efendi” kabul ederek kendi halkına ve değerlerine karşı savaşan bir köledir. Okumuşlar kolay mankurtlaştırılabilirken halk aynı kolaylıkla ve kısa zamanda mankurtlaştırılamaz. Kültür kodları, halkı kendi değerleriyle ayakta tutarken, aydın ya da yöneticiler gerek arayış içinde olmaları, yeni değerlere kontrolsüz biçimde açık olmaları ve bireysel çıkarlarını toplumsal çıkarların önünde tutmaları onları mankurtlaştırma sürecine sokar ya da bu süreci hızlandırır.
Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı yapıtında anlattığı bir efsane vardır: Mankurt Efsanesi. Juan-Juan adlı barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri nitelikli (!) köleler haline getirmek için onların belleklerini silermiş. Bunu şöyle yaparlarmış: Önce tutsağın başını kazır, saçlarını tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bu arada bir deveyi keser derisinin en kalın yeri olan boynundaki deriyi tutsağın kanlar içindeki kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Kuruyup büzülen deri kafayı mengene gibi sıkıp, dayanılmaz acılar verirmiş. Bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp dışarı çıkamayınca başına batarmış. Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde dört beş gün aç susuz bırakılırmış. Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölürmüş. Kalanlar ise belleklerini yitirirmiş. Tutsak zamanla kendine gelir yiyip içerek gücünü toparlarmış. Ama o artık bir insan değil, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” olurmuş. Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz etmeyen bir köle. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş.
İşte, toplumumuzda olup bitenleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Bugün Türk toplumu mankurtlaştırılıyor. Ulusal kimliği, kişiliği, onuru ile oynanıyor, aşağılanıyor. Geçmişimiz ve kim olduğumuz bize unutturuluyor. Azar azar, alıştıra alıştıra, şiddeti zamana yayıp yüngülleştirerek mankurtlaştırılıyoruz. Uygarlıkların beşiği olmuş bu ülkenin insanları mankurtlaştırılıyor! Topluma “geçmişi unut, kim olduğunu unut, geleceği düşünme, anı yaşa” düşüncesi genel geçer yapılarak mankurtlaştırılıyor. Başta artık bizim olmaktan çıkmış ulusal (?) kitle iletişim araçları olmak üzere her türlü araç bu amaçla kullanılıyor. Bir daha kendimizi toparlayamayacak biçimde zihnimiz yeniden inşa ediliyor! Böylece ulusal refleksimiz ve direncimiz kırılıyor. Görünüşe bakıldığında epey yol aldıkları da anlaşılıyor.
Kitle iletişim araçlarında yer alan kimi okumuşları okuyup, dinleyince bunların mankurtlaştırıldıklarını ve tüm toplumu da mankurtlaştırmak için görevlendirildikleri gibi bir kanıya ulaşılıyor. Uygarlıkların rahmi ya da beşiği olmuş Anadolu topraklarında nasıl ortaya çıkar bu uğursuzluk? Çağdaşlaşmak yerine Batılılaşmaya çalıştığımız için mi? İçi boşaltılmış bir Atatürkçülükle insanları oyaladığımız için mi? Yurttaşlarımıza ulusal bir tarih bilinci kazandıramadığımız için mi? Yoksa aydınlarımız ve yöneticilerimiz bize ihanet mi ediyor?
Mankurtlaştırılmak istenen bu halk, tarihte onlarca devlet kurmuş, sonuncusu dünyanın dörtte üçüne egemen olmuş, şunun şurasında seksen yıl öncesinde en kötü durumunda bile dünyanın ilk beşinde yer alan Osmanlı’nın sahibi; ardından emperyalizme karşı zafer kazanmış bir halktır. Uygarlığa büyük katkıları olmuştur. Bu halk, emperyal duyguları tatmış ve dünyaya düzen vermiştir. Şimdilerde emperyalizmin aracı olarak birilerinin Ortadoğu’da, Kafkaslarda, Balkanlarda ve başka yerlerde jandarması olarak kullanılmak istenmektedir. AB ve ABD’nin ve bir şekilde başımıza geçirilen işbirlikçilerin yapmak istedikleri bu değil midir?
Topluma yerleştirilmeye çalışılan aktarma “tüketim kültürü”nün “kullan-at” ilkesi geleneksel kültürel öğeler yanında düşünceyi, geçmişi, kısaca her şeyi kullanıp atmayla sonuçlanmıştır. Geçmişin unutulması, geçmişteki çözümlerden yararlanmama sonucunu da ortaya çıkarmıştır. Toplum giderek geçmişi daha az anımsıyor, düşünce modaya teslim oluyor. Öte yandan geçmiş, tam da unutulduğu içindir ki, itirazla karşılaşmadan hüküm sürmektedir. Bunun aşılması için öncelikle anımsanması gerekir. Geçmişteki çözümleri unutuyor ve hatalarımızı tekrar ediyoruz!
Yeni adına eskiyi rafa kaldıran günümüz eleştiri tarzı, devrin zihniyetinin bir parçasını oluşturur; unutarak temize çıkmaya ve savunmaya yarar. Kısacası, toplum belleğini ve onunla birlikte aklını yitirir. Geçmişi düşünme yeteneksizliğinin ya da gönülsüzlüğünün bedeli düşünememektir. Bellek yitimi, geçmiş düşünceyi fazladan bir “entelektüel çöplük” gibi sırtından atan “radikal” ampirisizm ve pozitivizmden, geçmişin devlerine ve dehalarına çok erken doğma talihsizliğine uğradıkları için selam duran açıkgöz kuramlara kadar çeşitli biçimler alır.
Anadolu, ilk uygarlıkların ortaya çıktığı bir yer ve biz Anadolu’da yaşıyoruz. Bu topraklar çeşitli uygarlıkların kurulup geliştiği bir alan üzerindedir. Bu topraklarda kurulan devletlerin hemen hepsi dünyanın önemli olaylarında belirleyici olmuştur. Hitit, Lidya, Roma, Selçuklu, Osmanlı Devleti bunlar arasındadır. Bu topraklarda yaşayıp da yeterince etkin ve öncü rol oynayamayan devlet sadece biziz. Kuşkusuz, uygarlıkları yaratan topraklar değil, kültürümüzdür.
Bu, bilinen bir gerçekliktir. Dolayısıyla Türkiye’nin kendisinden önce gelenler gibi, bir süper devlet olmaması için her türlü çirkin girişim, entrika, terör, kriz... Yaşatılıp duruyoruz. Bunlar, bize özellikle Batılı “dostlarımız” ve yerli işbirlikçileri tarafından yaşatılmaktadır. Cumhuriyet, sağlam temellerine rağmen ciddi tehditler altındadır.
Bir ülkenin geleceğinde eğitim önemli bir belirleyicidir. Eğitim geleceğin toplumunu hazırlar. Eğitimine sahip çıkmayan, yeterli kaynağı ayırmayan, üstelik eğitimden tasarruf yapan toplumların geleceğe güvenle bakmaya hakları yoktur. Sorun sadece kaynak ayırma sorunu da değildir. Toplum, “nasıl bir insan tipi yetiştirileceğini” belirlemeli ve eğitim sisteminin o insan tipinin yetişip yetişmediğini izlemelidir.
Millî eğitimin amaçları ve ders kitaplarına bakıldığında ulusal konular ve Atatürkçülüğün dikkate alındığını sanırsınız. Kitaplarda Atatürk’le ilgili epeyce yazı ve şiir vardır. Oysa giderek bir mankurtlar toplumu oluyoruz. Mankurtlaştırılamayanları yetiştirmek eğitimin görevi ise bu kadar mankurt nereden ve nasıl çıktı? Acaba kendimizi mi kandırıyoruz?
Türkiye yine çok cepheli bir ateş altında. Sürekli tehdit ve taciz altında tutuluyoruz. Ulusal reflekslerimiz yavaşlatılmak ve ulusal direncimiz kırılmak isteniyor. Bu bölümde sürecin nasıl işlediği açıklanmaya çalışılacaktır. Bir şey yapmak için tehditlerin neler olduğunu bilmeliyiz. Bilirsek, önlemimizi alırız. Önce görmek ve tanımak gerekir. Görünen o ki, mankurtlaştırılıyoruz!
Mankurtlaşmak Ne Demektir?
Dilimizde “mankafa” sözcüğü argo da olsa yaygın biçimde kullanılmakla beraber, “mankurt” sözcüğünün aynı yaygınlıkta olmadığını biliriz. Mankurt sözcüğünü Cengiz Aytmatov gündemimize yeniden soktu. Mankurtlaşmak, ulusal kimlikten uzaklaşma, topluma ve kültüre yabancılaşma, zihnin yeniden inşası yoluyla bilinçsizleşme, egemen güçlere ve süper devletlere yaranmayı içeren sosyo-kültürel bir kavramdır.
Zihni yeniden kurgulanarak mankurtlaştırılan kişi, düşmanını “efendi” kabul ederek kendi halkına ve değerlerine karşı savaşan bir köledir. Okumuşlar kolay mankurtlaştırılabilirken halk aynı kolaylıkla ve kısa zamanda mankurtlaştırılamaz. Kültür kodları, halkı kendi değerleriyle ayakta tutarken, aydın ya da yöneticiler gerek arayış içinde olmaları, yeni değerlere kontrolsüz biçimde açık olmaları ve bireysel çıkarlarını toplumsal çıkarların önünde tutmaları onları mankurtlaştırma sürecine sokar ya da bu süreci hızlandırır.
Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı yapıtında anlattığı bir efsane vardır: Mankurt Efsanesi. Juan-Juan adlı barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri nitelikli (!) köleler haline getirmek için onların belleklerini silermiş. Bunu şöyle yaparlarmış: Önce tutsağın başını kazır, saçlarını tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bu arada bir deveyi keser derisinin en kalın yeri olan boynundaki deriyi tutsağın kanlar içindeki kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Kuruyup büzülen deri kafayı mengene gibi sıkıp, dayanılmaz acılar verirmiş. Bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp dışarı çıkamayınca başına batarmış. Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde dört beş gün aç susuz bırakılırmış. Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölürmüş. Kalanlar ise belleklerini yitirirmiş. Tutsak zamanla kendine gelir yiyip içerek gücünü toparlarmış. Ama o artık bir insan değil, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” olurmuş. Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz etmeyen bir köle. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş.
İşte, toplumumuzda olup bitenleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Bugün Türk toplumu mankurtlaştırılıyor. Ulusal kimliği, kişiliği, onuru ile oynanıyor, aşağılanıyor. Geçmişimiz ve kim olduğumuz bize unutturuluyor. Azar azar, alıştıra alıştıra, şiddeti zamana yayıp yüngülleştirerek mankurtlaştırılıyoruz. Uygarlıkların beşiği olmuş bu ülkenin insanları mankurtlaştırılıyor! Topluma “geçmişi unut, kim olduğunu unut, geleceği düşünme, anı yaşa” düşüncesi genel geçer yapılarak mankurtlaştırılıyor. Başta artık bizim olmaktan çıkmış ulusal (?) kitle iletişim araçları olmak üzere her türlü araç bu amaçla kullanılıyor. Bir daha kendimizi toparlayamayacak biçimde zihnimiz yeniden inşa ediliyor! Böylece ulusal refleksimiz ve direncimiz kırılıyor. Görünüşe bakıldığında epey yol aldıkları da anlaşılıyor.
Kitle iletişim araçlarında yer alan kimi okumuşları okuyup, dinleyince bunların mankurtlaştırıldıklarını ve tüm toplumu da mankurtlaştırmak için görevlendirildikleri gibi bir kanıya ulaşılıyor. Uygarlıkların rahmi ya da beşiği olmuş Anadolu topraklarında nasıl ortaya çıkar bu uğursuzluk? Çağdaşlaşmak yerine Batılılaşmaya çalıştığımız için mi? İçi boşaltılmış bir Atatürkçülükle insanları oyaladığımız için mi? Yurttaşlarımıza ulusal bir tarih bilinci kazandıramadığımız için mi? Yoksa aydınlarımız ve yöneticilerimiz bize ihanet mi ediyor?
Mankurtlaştırılmak istenen bu halk, tarihte onlarca devlet kurmuş, sonuncusu dünyanın dörtte üçüne egemen olmuş, şunun şurasında seksen yıl öncesinde en kötü durumunda bile dünyanın ilk beşinde yer alan Osmanlı’nın sahibi; ardından emperyalizme karşı zafer kazanmış bir halktır. Uygarlığa büyük katkıları olmuştur. Bu halk, emperyal duyguları tatmış ve dünyaya düzen vermiştir. Şimdilerde emperyalizmin aracı olarak birilerinin Ortadoğu’da, Kafkaslarda, Balkanlarda ve başka yerlerde jandarması olarak kullanılmak istenmektedir. AB ve ABD’nin ve bir şekilde başımıza geçirilen işbirlikçilerin yapmak istedikleri bu değil midir?
Topluma yerleştirilmeye çalışılan aktarma “tüketim kültürü”nün “kullan-at” ilkesi geleneksel kültürel öğeler yanında düşünceyi, geçmişi, kısaca her şeyi kullanıp atmayla sonuçlanmıştır. Geçmişin unutulması, geçmişteki çözümlerden yararlanmama sonucunu da ortaya çıkarmıştır. Toplum giderek geçmişi daha az anımsıyor, düşünce modaya teslim oluyor. Öte yandan geçmiş, tam da unutulduğu içindir ki, itirazla karşılaşmadan hüküm sürmektedir. Bunun aşılması için öncelikle anımsanması gerekir. Geçmişteki çözümleri unutuyor ve hatalarımızı tekrar ediyoruz!
Yeni adına eskiyi rafa kaldıran günümüz eleştiri tarzı, devrin zihniyetinin bir parçasını oluşturur; unutarak temize çıkmaya ve savunmaya yarar. Kısacası, toplum belleğini ve onunla birlikte aklını yitirir. Geçmişi düşünme yeteneksizliğinin ya da gönülsüzlüğünün bedeli düşünememektir. Bellek yitimi, geçmiş düşünceyi fazladan bir “entelektüel çöplük” gibi sırtından atan “radikal” ampirisizm ve pozitivizmden, geçmişin devlerine ve dehalarına çok erken doğma talihsizliğine uğradıkları için selam duran açıkgöz kuramlara kadar çeşitli biçimler alır.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



